Bağış ve Barış için “Merhamet Cumhuriyeti”: Necip Fazıl

Prof. Dr. Seyfettin ERŞAHİN

Prof. Dr. Seyfettin ERŞAHİN

Osmanlının son kuşağının yetiştirdiği Cumhuriyet’in ilk kuşağından olan seksenbeşlik babam “Evladım bizde hayat bağış ve barıştır. Barış ve bağışlama olmadan söze-sohbete ve muhabbete başlanmaz der. Nasıl? sorusuna da “selamlaşma, merhabalaşma ve selametleme” cevabını verir ve şöyle devam eder:

  • karşılaşınca selamlaşma: karşılıklı barışma, barış dileme,
  • oturunca merhabalaşma: yani kelime ve kavram anlamı ve algısıyla “hoş geldin, kendini rahat hisset, benden / bizden sana zarar gelmez”,
  • uğurlarken de yine barış ve esenlik anlamında selametleme adeti vardır.

Esasen bağışlamak bizim Besmelemizdir: Bismillahi’r-Rahmani’r-Rahim: “Rahman ve Rahîm olan / Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın Adıyla[1]

Bağışlama/affetme, adaletsizliğe yani ahlaki bir yanlışa karşı verilmiş ahlaki bir cevaptır. Affetmek bir zaaf veya zayıflık değil tam tersine bir cömertliktir, civanmertliktir. Bağışlama suçluya yeniden bir şans verme, topluma saygı göstermektir.

Özellikle şu son günlerde üzlülerek belirtmeliyiz ki yeryüzünde bağışa ve barışa en çok muhtaç olanlar, en çok susayanlar, en yakın, maalesef aynı zamanda en uzak olanlar Müslümanlar. Şuç kimde? sorusunun cevabı “başta Müslümanlar olmak üzere bütün insanlarda”. Şu anda dünyada anlamı barış olan İslam dinine mensup Müslüman (barışçı)ların aralarında düşmanlık, kan, gözyaşı, intikam, silah ve acı var. Bu hususta çok şey söylenebilir. En çok başımızı ellerimizin arasına alıp merhametten başlayarak bizi barış ve bağışa ulaştıracak bütün değerlerimizi yeniden düşünmeliyiz.

Necip Fazıl’da Bağışlanma ve Merhamet Konusu: Reis Bey

Bu konuda gelin biraz Necip Fazıl Üstadı dinleyelim:

O, Reis Bey adlı piyesinde[2] bir yanda “merhammeten maraz doğar”, “merhametin öldürdüklerine merhamet etmek, cemiyete karşı merhametsizliktir” anlayışı ile “ondan (merhametten) ne büyük iyilik doğacağına”, inanmanın, “adaletle merhametin sarmaş dolaş ahengini” yani Merhamet Cumhuriyetini kurmaya çalışır.

Ağır ceza hakimi Reis Bey, kendisi tarafından idama mahkum edilen masum oğlu için yardım isteyen yaşlı kadın ayaklarına kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlarken “gözyaşı suçun rengini soldurmaz! Götürün şunu!” der.

Masum mahkum bu arada şunu söyler:

– “Reis bey! Siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz. Siz merhametten, acıma duygusundan yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız. Yerine göre haklısınız. Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için, en büyük hakkı kaybediyorsunuz! Rahmet kaldırılmış sizin kalbinizden! Buz çölünde yol alıyorsunuz! Reis bey! Mühürlü kalbinizin açılmasını dilerim.”

Reis Bey, kararındaki yanlışı görüp masumun dadısından affını isteyince dadı – “Eğer ben seni affedersem, yeryüzünde suçu bağışlanmadık insan kalmaz! der. Reis bey – “Yeryüzünde suçu bağışlanmadık insan kalmaması için beni affet!” ısrarında bulununca Dadı –“Allah’a başvur! Bende öyle bir kuvvet yok!” karşılığını verir. Reis bey – “Sen affet ki, Allah da affetsin!” der.

İşte dünya ve ahiret barış ve mutluluğunun anahtarı bu: Kullar birbirini affetmeli ki Yüce Allah da onları bağışlasın.

Nihayetinde Reis Bey büyük bir ruh devriminden sonra “kendinizden başka her insanı mazur göreceksiniz! Herkesi bu hale birbiri getirdi! Herkes herkesi affetsin! Başka ne çaremiz olabilir ki…” ilkesine sarılır.

Bu ahd ve ilke doğrultusunda merhameti yaygınlaştırmak için mücadeleye başlar. Merhamete muhtaç olanların, suçluların mekanlarına, “akrep yuvalarına” gider. “Bu akrep yuvalarında sabahlamaktan muradım; akreplerle halleşmek, onları okşamak!” der. “Ne çıkacak bundan?” diyenlere cevabı: “yumuşayacaklar, ağlamayı öğrenecekler…” olur.

Ona göre aslında hepimizde fıtrat gereği merhamet ve bağışlama vardır. Mesela merhametsizlikle birini öldürene şöyle seslenir:

“Katil! sevgili oğlum! Sendeki merhamet istidadını kimsede görmedim! Şu içinin gizli tarafını dışarı çıkarabiliyor musun, bütün mesele onda! Nasıl öldürürsün! Göz! Bu renk renk rüyaları, bu en yakın zerreyi, en uzak yıldızları gören göz! Ona nasıl toprak doldurursun! Kalp dediğimiz, bütün gücümüzü veren bu esrarlı tulumbayı nasıl kırar parçalarsın! 

Gelin çocuklar! Kumar masasına dizilip hep beraber ağlayalım! Mazlumun kendinde kıyılana, zalimin mazlumda kıydığına ağlayalım! Zalime daha çok ağlayalım çocuklar! Zalimde beni ve kendinizi görün! Ağlayanlardan olmak varken, ağlatanlardan olmak reva mı!”

Sonra da bir gözyaşı çetesi/derneği kurarlar beraberce, şu amaca ulaşmak için:

“İnsanlığa gözyaşını öğretinceye kadar onları delik deşik edelim! Bıçaklarla değil, ıslak kirpiklerimizle… Ne kadar hırsız, yankesici, dolandırıcı, katil, ırz düşmanı, zehir satıcısı, kumarbaz varsa alalım aramıza! Ne kadar avukat, hakim, doktor, muharrir, tüccar, işçi, profesör, mühendis varsa alalım! Acıyanları ve acınanları alalım, buyurun diyelim! Acımayı, merhameti cemiyete başlı başına şifa kabul edenler! Birleşin! İnsanlığa yeni kurtuluş yolu… Katili tezgahtar, hırsızı kasadar, dolandırıcıyı tahsildar yapalım! Bakalım saklı parayı çarpan yankesici, açıkça eline teslim edilene ne yapar! Korunanı vuran katil, bakalım bağrını açanlara ne yapar! Şüphe usulünün beslediği kötülük, itimat sistemi önünde büsbütün şahlanır mı, dize mi gelir görelim!”

Reis beyin toplumda yaygınlaştırmak istediği merhamet:

“İnsandaki kötülük iktidarını hohlaya hohlaya yumuşatmak! Merhamet! Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir! Baş aşağı bir cemiyeti, başyukarı edecek bir kudret! Acımasızca idama götürdüğüm çocuk, bana ‘buz çölünde yol alıyorsunuz!’ demişti. Hepimiz, bütün insanlık buz çölünde yol alıyoruz! Aldığımız nefesler bile sipsivri kayalar şeklinde donuyor! Bakarken gözle bıçaklıyor, dinlerken kulakla zehirliyoruz! Damak kirletiyor, el solduruyor! Bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da, kanun çıkarmaya kalkıyoruz! Olur mu hiç! Sen kaplanı yetiştir, besle, sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek! Yazıktır kaplana! Günahtır kaplana! Merhamet!” 

Reis bey artık bambaşka bir derdin dertdaşı, bambaşka bir yolun yoldaşıdır:

“Ben diyorum ki; her fert başucuna, ‘suçlu benim! herkes suçsuz!’ levhasını asmalıdır! Ben diyorum ki; yegane kurtuluşumuz, herkesin herkesi affetmesindedir! Daha ötesi kanunların sorumluluğuna girer. Ama görüyorum ki anlatamıyorum… hissediyorum ama anlatamıyorum! Çocuk ‘ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz!’ dedi. Ağladıkça anlıyorum. Ağladıkça anlıyorum! Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim! Hem de öylesine kaybettim ki, Amerika’da bir cinayet işlense de dünya çapında bir ses sorsa, ‘katil kim?’… ‘benim!’ diye haykırabilirim! Soğuk kış geceleri köprü altında yatan çocukların vebali benim boynumda! Gömleğimin yakasında! İsterse çareme adli tıp baksın! Fakat bir hastaneye girsem de, kan kanseri çeken hastalar görsem; ‘acaba onları bu hale ben mi getirdim?’ diye düşünüyorum! Ben ne yaptım! Uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın kanında hangi cinayeti işledim! Hangi mukaddesi kirlettim ki, kendimi gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum! Dışımda ne arıyorlar! İçime doğru suçluyum ben! Bir de kalkmış, belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar, bütün ülkeyi sarar diye tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş gidiyorum…” 

Reis Bey’in geldiği nokta “adaletle merhametin sarmaş dolaş ahengi”dir. Bu ahengi yakalamak için şu çağrıyı yapar:

“Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum. Biz ise nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş yaşamayı öğreniyoruz. Merhamet… Alem bu temel üzerinde. Eğer toprağa, tohuma hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı, şırıltılı su. Ne duruyorsunuz? Sökün sahte su borularını. Ev ev merhamet şebekesi kurun. Tepelerinizdeki çatıları da yıkın. Göklerle temasa geçin. O zaman göreceksiniz ki acı su borularından kendi kendine tatlı su akacak. Ve başlar üstünde güneşe yol veren kubbeler yükselecek.”

—     “Gidin; akşamları, yumru yumru evlerin yılankavi sınırladığı kuytu mahallelerde dolaşın, oralarda, sokak ortalarında ağlayan çocuklar göreceksiniz; onlardan ağlamayı öğrenin!… Hastane önlerinde, adliye koridorlarında, hapishane kapılarında, yazıhane eşiklerinde, maden kuyularında, tarla hendeklerinde… Daha nerelerde nerelerde?… Kansızlıktan kurumuş bir insanlık kaynaşıyor. Seyredin ve ağlamayı öğrenin. Bit pazarlarına uğrayın, oralarda yerlere serilen eşyaya bakın; ölen çocuğunun minicik kazağını satmaya gelenle, bunu düşürmeye bakanın edalarına dikkat edin; ağlamayı öğrenin! Hiçbir şey yapamazsanız, kırlara çıkın, kuş yuvarını bozmak için, ağaçlara tırmanan haylazlara katılın; cıvıl cıvıl imdat isteyen yavru kuşları, sonra, havada kıvrımlar çizerek, acı acı çığlık koparan anne kuşu görün; ağlamayı öğrenin! Yavrusunu ensesinden dişleyip, selamete götüren uyuz ve topal kediye baksanız yeter…”

— “Acımak annelerin ilmi… anne olmaya bakın!”

[1] Yalnızca Yüce Allah için kullanılan Rahman “en uzak geçmişe doğru bütün yaratılmışlara son­suz ve sınırsız lütuf, ihsan, rahmet bahşeden” demektir.  “Çok merhametli, rahmeti bol” demek olan Rahim sıfatı ise kullar için de kullanılabilir. Bu bağlamda “esirgemek” ve “bağışlamak” da bu sonsuz ve engin rahmetin bir parçası ve gereğidir. (Kur’an Yolu, Heyet, Diyanet İşleri Başkanlığı yay., I/6-8.)

[2] Necip F. Kısakürek, Reis Bey, Kültür Bakanlığı yay. Cilt 3, İstanbul 1976.