MUKAYESELİ MEDENİYET ANALİZİ

Bilim, “insanların çevresi ve bu çevrede gerçekleşen olaylar üzerinde egemenlik kurma çabalarının bir ürünü olmaktadır”. Bu bağlamda sosyolojide metot, sadece bazı doğrulara ulaşmayı sağlayan bir araç niteliği taşımamaktadır. Metod, bu önemli sorumluluğa ilaveten, farklı görüşlerin geçerliliklerinin bilimsel açıdan ispatlanması fonksiyonunu da yerine getirmektedir. Bu yüzden, herhangi bir zaman diliminde geçerli, tek bir metodik yöntemin kabul edilmesi yönünde ortak bir kanaatten söz etmek oldukça güçtür. Farklı sosyoloji akımlarının öngördüğü farklı sosyolojik metotların bulunmasını tabii saymak gerekmektedir.

Batı medeniyetinin Pozitivist sosyal bilim anlayışı, medeniyetlerin değişim dinamiklerini de inceleme konusu yapan sosyal değişme meselesini, ekonomik ve tarihsel bağlamlarda materyalist bir perspektiften ele almaktadır. Buna göre sosyal değişme, iki tip mekanik etkileşimden oluşmaktadır. Bunlar ideal ve maddi nedenlerdir. İdeal neden, insanların kendi geleceklerini kavramlaştırmalarına göndermede bulunur. Maddi nedenler ise doğal, teknolojik, ampiristik sosyal ve kültürel koşullardır. İnsanlar kararlarını bunlara göre vermektedirler. Bu tanımlardan Batı medeniyetinin materyalist pozitivist anlayışı, sosyal değişmeyi belirleyen nedenlerden birisi olan ideal nedeni dahi modernizm – sekülerleşme – rasyonalite bağlamında değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Bu manzara, günümüzde Batı sosyal bilim dünyasındaki bilimsel kisve taşıyan sosyal ve insan bilimlerine ilişkin pek çok yaklaşımın insan doğası hakkında tam bir cehalete batmış olduğunu göstermektedir. Bunların “sözde bilimler” adını taşımaya çok daha layık olduğunu söyleyen S. H. Nasr, mevcut hâkim Batı medeniyetinin ortaya koyduğu sosyal bilim yöntemini ve sosyal düşünce ekolünü ciddi biçimde eleştirmektedir.

Batı medeniyetinin yeryüzü hâkimiyetinde, özellikle 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyıl boyunca geliştirdiği sosyal bilim anlayışının önemli bir pay sahibidir. Sosyal bilimler toplumları ve insanların düşünce sistemlerini inşa ederek bu görevi yerine getirmiştir.  20. yüzyılın ortalarından itibaren fiili sömürgeciliğin son bulmuştur. Ancak, sömürgecilik ile liberal-kapitalist perspektifin zenginleşmeye yaklaşımı arasındaki ilişki, Batı hegemonik zihniyetinin eski alışkanlığını yeni dönemde, yeni şartlara göre uyarlaması ihtiyacını doğurmuştur. Bağımsızlıklarını kazanarak milli devletler haline gelen eski sömürge toplumlarının Batı medeniyetine bağımlılıkları “modernite” ve “tek tipleştirici pozitivist sosyal bilim” üzerinden bir şekilde devam ettirilmeliydi. Batı medeniyeti, özgürlük, demokrasi ve insan haklarının sözde geliştiği bir zamanda, kendi sosyal bilim anlayışını bu söylemlerle hedefteki toplumlara sunmuştur. Bu takdimin dayandığı temel argümanlar; çağdaşlaşma, modernleşme, sekülerlik, serbest piyasa, akılcılık, bireycilik, insan hakları, liberal demokrasi gibi kavramlar üzerine inşa edilmişlerdir. Bu kavramsal çerçeve ile pozitivist felsefi zihniyet, Batılı sosyal düşünce merkezli bilim yöntemini oluşturmuştur. Batının bu sosyal bilim anlayışı ile modern topluma ulaştığı söylenmiş, Batı dışı toplumlar ve bu toplumların sosyal bilim/düşünce biçimi de sözde modernliğe ulaşma adına kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Batı dışı toplumların eşya-insan-toplum etkileşimine yönelik tavır alış biçimlerinin ve insan inşası yönetimlerinin Batı sosyal bilim/düşünce anlayışının materyalist, pozitivist eksenli liberal zihniyetine göre dönüştürülmesi öngörülmüştür. Batı medeniyeti bu yöntemi sunarak ve hatta modern, medeni kültür ihracı adı altında onu dayatarak Batı sosyal bilim/düşünce anlayışını dünya toplumlarını yeniden Batı’ya bağımlı kılabilmek için bir araç olarak kullanmıştır.

Bu yüzden, Batı merkezli sosyal bilim/düşünce sisteminin, yeni dönemde Batı dışı toplumları sömürmeye yönelik bir aygıta dönüştüğü söylenebilir. Bu aygıtla mücadele edecek “karşı bilginin”  kendi özüne uygun olarak üretilmesi için de sosyal bilimlerde toplumların kültür ve değerleri arasındaki farklılıkların kabulünü merkeze alan bilgi inşası süreçlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ise hâkim Batı medeniyetinin sosyal bilim paradigmasının bilimsel sınırlar dâhilinde eleştirel analize tabii tutulmasını ve  bir “karşı bakışın” geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. İslam medeniyetinin Tevhidi sosyal düşünce ilim anlayışı Batı medeniyetinin pozitivist bilim anlayışına göre çok daha ileri iki boyutlu bütüncül bir mahiyete sahipti. Bu yönüyle insana huzur veren, topluma adalet getiren, sistemine “güven” duyuran yapısıyla, materyalist Batı sosyal düşüncesinden çok daha ileri ve medeni ve mukayese dahi götürmeyecek derecede  bir mahiyete sahiptir.

Sosyal bilimlere dayalı açıklamaların toplumsal kültüre bağımlı, itibarilik, izafilik, görecelik içeren bir yönü bulunmaktadır. Sosyal bilimlerin bu yönü sayesinde, merkez (hâkim, dominant) toplum düşüncesinin kendi sosyal anlayışına göre geliştirdiği evrensellik iddiasındaki kanunların (örneğin pozitivistik düşünce mantığının mutlak uygulanması gibi) eleştirilmesi ve büyük ölçüde kültür bağımlı genelleştirmelere ulaşılması mümkün olmaktadır. Sosyal bilimlerde kültür merkezli bakışın hâkimiyet kazanmasının “doğal sonucu olarak, Batı entelektüel geleneğinin ürünü olan sosyal bilim teorileri ve sosyolojik çevrelerin, diğer toplumların sosyal fenomenlerini anlaması ve fenomenler konusunda evrensel geçerliliğe sahip genelleştirmelere ulaşabilmesi” oldukça güç gözükmektedir. Çünkü dünyadaki küçük bir bölgede geliştirilen sosyal bilim/düşüncenin evrensel bir şema olarak sunulması, onu son derece sınırlı ve yetersiz kılmaktadır. Buna göre, sosyal bilimler sahasında elde edilen bilgilerin büyük bir kısmının değer yargılarından oluştukları söylenebilir. Bunlar sayesinde milletlerin/toplumların kendilerini diğer milletlerden/toplumlardan ayırt eden sosyo-kültürel özelliklerinin, milletlerin/toplumların  insan tipolojilerinin tespiti ve sahip oldukları değerlerin açığa çıkarılarak sistematize edilmeleri mümkün olmaktadır. Değer yargılarının sosyal bilimlerde işgal ettiği merkezi konumun kaynağı, sadece kültürden ileri gelen ve insanları harekete sevk eden duygu ve heyecanları kalıba sokulmuş bir şekilde ifade etmeleridir. Değerler, insan davranışlarını belirleyen başlıca etkenlerdir. Davranışlar ise sosyal bilimlerin başlıca inceleme konusudur. Birçok bilim insanı, bilimin değerlerle kaçınılmaz bir biçimde temas halinde olduğunu kabul etmektedir.

Sosyal realitede sonuç üzerinde rol oynayan faktörlerin sayısı oldukça çoktur. Buna göre sosyal bilimler çok faktörlü bilimler olma özelliği taşımaktadır. Sosyal bilimlerin bir yandan çok faktörlü olması öte yandan da milletlerin/toplumların kültür değişmelerine uğraması, çeşitli çağlarda farklı faktörlere ağırlık kazandıracak açıklamaları mümkün ve gerekli kılmaktadır. Bu yüzden sosyal bilim araştırıcıların çalışmaları, bu değişmelerde açıkça gözlemlenen ve çağlara göre değişen faktörlerin etkisi altında kalmak gibi bir subjektiviteyi bünyelerinde barındırmaktadırlar. Bu durumun ise sosyal bilimlerde birbirinden farklı tek nedene dayalı açıklamaların ortaya çıkmasında etkin bir rol oynadığı görülmektedir. Ancak bu tür açıklamalar, bilimsel eleştirilerle de karşılaşmaktadır. İslam’ın tevhidi sosyal bilim anlayışının tek faktörlü yetersiz açıklamalardan uzak yönüyle yeni ve özgün bir sosyal bilim ve  dallarını oluşturması mümkün olması, Yeni Türkiye’nin buna göre şekillenip buradan da “BÜYÜK TÜRKİYE” sürecine yönelmesini mümkün kılar gözükmektedir.

İlmar, İlimi ve metodolojik Araştırmalar Merkezimizin temel çalışma alanlarından biri de Mukayeseli Medeniyet Analizi eksenli konulardır. 

Medeniyet kelimesi, şehir, kasaba ve yerleşim anlamına gelen “medine“ kökünden oluşmuş bir kelime olarak Türkçe’ de uygarlıkla ifade edilmektedir. Medeniyet kelimesi, Arapça bir kelime olmakla beraber, tarihi seyri içinde içerik açısından Türkçeleşmiştir. Bizim anladığımız anlamda medeniyeti vurgulayan ve Arapçada aktif olarak kullanımda olan kelime “hadare”  kavramıdır. Hâdâra (اَلْحَضَارَةُ) sözcüğü, köken olarak “ha-da-ra” fiilinden isimleşmiş olan “hadar”dan gelir. Şehirde ikamet etmek anlamında olup, çöl yaşantısının zıttıdır. Hadâra sözcüğüyle şehirler ve köyler kastedilir. Çünkü insanlar buralara yerleşmek için değişik mekanlardan gelmektedirler. İşte bu yüzden hadara sözcüğünün “gelmek” eylemiyle bir ilişkisi vardır.Zamanla Türkçedeki “uygarlık” sözcüğünün karşılığı olarak kullanılmaya başlamıştır. Ancak bu sözcük hâ harfinin kesriyle hıdâra şeklinde de kullanılmakta ve bu durumda “şehirde yaşamak” anlamı ifade etmektedir. (İbn Manzûr,Lisânu’l-‘Arab, Dâru’l-Me‘ârif, Kahire, ts., s. 906-907)

Medine ise,  ikamet etmek ve bir yerde oturmak anlamına gelen “müdün” kökünden gelir. İtaat ve mülk anlamlarını da kapsar. Şehir kurmaya “temdin”, şehirleşmeye “temeddün” denir. “Temedyene” kelimesi nimet ve refah içinde olmak anlamına gelir. Bu yerleşim alanında oturanlara da medeni ve şehirli denilir. Medine kelimesinin kökeninde bulunan, d/y/n harfleri din ve deyyan kelimeleriyle ortak kökene sahiptir. D/y/n kökünden türeyen din kelimesi, hüküm, ceza, boyun eğme, yaşama tarzı, muamele davranış anlamlarını taşımaktadır.

Kanaatimizce, medine ve medeni ifadelerine d/y/n harflerinin kazandırdığı anlam daha çok,din kavramının da anlam çerçevesinde bulunan yaşama tarzı, davranış biçim ve tutumuolduğudur. Bu anlamdan hareketle diyebiliriz ki, Medine, belli bir yaşam tarzını ve kurallarını benimsemiş bir topluluk ortamını nitelemektedir.

Farabi, “medine”’yi coğrafi ve doğal bir topluluk olmaktan çokiradibir topluluk olarak değerlendirir. Bu topluluk, en üstün iyi, en yüksek kemal ve en yüksek mutluluğa ulaşmayı hedefleyen bir birliktir. Yargı, ceza, itaat ve bağlanışın olduğu bu yaşam alanı (medine, d/y/n) kurallar çerçevesinde sosyal tabakalarıyla var olmuştur.

İslam Düşünce tarihinde sosyal ve ideal dokuyu nitelemek için çeşitli kavramlar üretilmiştir. İbn Haldun’un “umran” nitelemesi bir kısım araştırmacılara göre, “medine” kavramıyla ve yine Farabi’ninMedine’tü’l Fadıla‘da kullandığı “ma’mur” ifadesiyle de özdeştir. İmar edilmiş, bayındır anlamlarına gelen Ma’mur kelimesinin de aslında dini temelleri vardır.

Medeniyet kavramı, etimolojik olarak kendi özünde “din” kavramı ile bir ortak semantik birlik taşımakla birlikte, İslam dünyasında son asırlardadar anlamıylaBatı’yı ve İslami olmayan ithal değerleri niteleyen olumsuz bir anlam da kazanabilmiştir. Oysa geniş anlamıyla bakıldığında medeniyet; tarihin belli bir döneminde kendi içine kapanmış, dar bir çerçeve de iç çekişmelerin bocalamaların içinde kıvranan belli bir kültür sahibi insan topluluklarının edindikleri kazandıkları değerlerle, evrensel düşünüp davranmanın doğal bir sonucu olarak oluşturdukları çok yönlü ve çeşitli bir ortamı nitelemektedir. Medeniyet, dışa dönük, paylaşımcı üretken geliştirici, farklı kültürleri barındıran ve bu dinamikler yüzünden kendine cezp edici bir özellik taşır. Bu anlayış, dünyanın gidişini değiştirerek, sınır tanımayan bir paylaşım ve katılım yolunu açarak, insanlığın yeryüzünde var oluşundan bu yana sahip olduğu tüm birikimleri en organize şekilde sunma imkânını sağlamıştır.      

Medeniveya Türkçemizde yer alan ve Uygur Türklerinin savaşçı niteliklerini bırakıp et yemedikleri ve yeni bir yaşam tarzı benimsediklerine dair yapılan vurgudan türediği öne sürülenuygarkelimeleri üzerinde yanlış vurgu ve anlayışlar olduğu kanaatindeyiz. Medeni insan ve uygar insan, geçmişten bağını koparmış sadece yeniye değer veren bir nitelemeyle anılmaktadır. Maya, Mısır Japon, Çin, ve Osmanlı Medeniyeti;  felsefesi, edebiyatı sanatı ve mimarisiyle insanlığa günümüzde hala yön vermekte, bu uygarlıkları doğuran felsefi ve kültürel zihniyet incelenmektedir. Bu bağlamdan hareketle medeniliği sadece “yeni” ve “güncel” olanda aramak temelsiz bir yaklaşım olsa gerektir.

Biz, tarihin şu anında geçmişe bakıp bizden önceki medeniyetleri tespite ve anlamaya çalışıyoruz. Şu an için tarih önündeki temel görevimizin ne olduğu hususu irdelendiğinde öne çıkacak husus, bu yüzyılı yaşayan bizlerin kendi adımıza bizden sonraki nesillere bir medeniyet bırakma uğraşımızdır. Bu uğraşı, tarihi süreç içinde medeniyetler savaşı, medeniyetler çatışması olarak ta yorumlanabilmiştir. Doğaya hükmedip ondan yararlanışımızın, sanatımızı, değerlerimizi felsefemizi, hukukumuzu tüm sorgulayıp eleştirmemizin ardında bir medeniyet kurma çabamız yer almaktadır. Medeniyeti doğuran karşılıklı işbirliği ve dayanışmadır.Medeniyetlerin ortaya çıkışlarında birçok etken vardır. Medeniyet, ancak, insanlar arası güven ve barışın sağlandığı disiplinli ve hukukun üstünlüğüne dayanan ortamlarda doğup gelişebilmiştir.

Medeniyeti doğuran öğeler, felsefe, edebiyat, sanat, mimari gibi insanın tüm yapıp etmeleri olduğu gibi medeniyeti yaşatanda bu değerlerdir.

İslam düşünce tarihinde, Kur’an’ın bilimsel ve düşünsel sürece yaptığı yoğun vurguların oluşturduğu yüksek motivasyonla Arabistan’dan Orta Asya’ ya Anadolu’ya Avrupa’ya ve Afrika’ya yayılmış bilim insanları haritasıyla karşılaşıyoruz. Geçmişe bakıldığında İslam dünyası bilim adamlarının çokluğu ile dünya uygarlık tarihinde kayda geçmektedir. Onları doğuran bir ortam olduğu gibi bu ortamın kendilerini kapsamalarını ve dünyayı kuşatmalarını sağlayan da bu  “âlimler topluluğunun” çabasıydı. Sahip oldukları araştırma ve eleştiri zihniyetleriyle ilmin olduğu yere gidiyor kendinden önceki birikimlere saygı duyuyor bununla birlikte asla onu kutsallaştırmıyor, onu aşmaya, geliştirmeye açımlamaya çalışıyorlardı. İslam uygarlığının en büyük gücü “alimlerin eleştirel ve kuşatıcı zihniyetlerinde “bulunuyordu.

İslam Dünyasında son asırlarda teknolojik, bilimsel ve entelektüel alanlarda yaşanan duraksamada “medeniyet”  başlıca sorumlu tutulan bir olgu olarak olumsuz nitelemelerle anılırken İslam düşünürleri, varlık, değerler ve ahlak metafiziğine dayalı olarak bir medeniyet tasavvurunu geliştirmiştir. Metafiziği ve epistemolojiyi siyasete uyarlamış olarak Siyaset metafiziğine fizikten yükselmekte, suret, madde, fail sebep kavramlarını şehre ve onu çekip çeviren lidere uyarlamaktadır. Şehrin sakinleri olan insan topluluklarını bilgi ve aklın derecelenmelerine (kuvve-fiil, müstefad) göre tasnife çalışmaktadır. Özellikle Farabi’nin siyaset felsefesi içinde medeniyeti oluşturan kurucu unsurlar vardır. Bunların başında bu ortamın sağlandığı ve yaşandığı Medine gelmektedir. Bu ortamı sağlayıp geliştiren bir lider vardır. Ortamı maddeye benzetecek olursak, lider, maddenin fail sebebidir. Ortamın kendini açmasına etken olur. Bu lider, filozof, nebi, kanun koyucu niteliklerini taşıyan çok yönlü özellikleri içinde barındıran önder bir kişiliktir. Farabi, lideri, din, felsefe ve ahlakı bu medeniyetin kurucu ilkeleri olarak kurgulamaktadır.

Bu açıdan İslam medeniyetinin özgünlüğü, üretkenliği, inşa ve ihya edici özelliğinin bir kez daha asli kaynaklardan tespiti temel araştırma alanımızdır.

Merkezimizde, Felsefe, sosyoloji, edebiyat, sanat, mimari, kültür alanlarında özel yoğunlaşmalarla medeniyetler arasındaki varlık, bilgi, değer, aksiyon anlayışlarını dayandıkları fizik ya da metafizik temelleri ölçüsünde tespite çalışılacaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.