TÜRKİYE ‘DE “TOPLUMSAL CİNSİYET” KONUSUNUN TÜRK-İSLAM KADINI VE AİLE SİSTEMİ ÜZERİNDE TOPLUMSAL ÇÖZÜLMEYE YOL AÇAN ETKİSİ

Doç. Dr. Osman ŞİMŞEK

Türkiye  ithalci modernleşmeci düşünce üzerinden özellikle 1923’den sonra; “iki düşünce”, “iki medeniyet”, “iki toplum”, “iki kültür”, ”iki insan” hatta “iki kadın” tipinin varlığına dayalı olarak “Tevhit Toplumundan”, “Tezatlar (zıtlar) Toplumu” haline dönüştürüldü. Buna göre de bu iki medeniyetin biri kadim İslam ve onu düşünce sistemi olan “Tevhidi Düşünce” anlayışını inşa ettiği; birlik, düzen denge, huzur toplumudur. Bu toplumun fiili uygulaması özellikle Türler üzerinde 14-19. yüzyıllar arasındaki Tevhidi Düşünce anlayışına göre inşa edilmiş Osmanlı Devlet ve toplum sistemidir. Bu iki medeniyetin İkincisi ise Osmanlı Devleti üzerinde fiili olarak 1808’den başlayarak, Tanzimat ve ardından Islahat fermanı, 1. Meşrutiyet’e değin giden süreçte Tevhidi Düşünceye dayalı Osmanlı İslam toplumunun üzerine giydirilen Modern Pozitivist Batı Medeniyeti, onun yapılandırmayı öngördüğü devlet ve toplum sistemidir. 19. yüzyılı Osmanlı Devletinin Batı’ya karşı kendisine duyduğu güveni kaybetmeye başlayan süreç olarak ele aldığımızda, hakim İslam toplum anlayışının üzerine modernleşme düşüncesinin giydirilerek ikili “Tezat Toplum” yapısının ilk oluşturulduğu süreç olarak belirtebiliriz.

  1. yüzyılda ise bu seferde modern pozitivist bakış düşüncesinin ana hâkimiyeti üzerine kurulan modern Türkiye’nin devlet, toplum yapısının içinde; modernleşme, pozitivistleşme, sekülerleşme, laiklik aparatlarıyla oluşturulmuştur. Bu yeni liberal Türkiye toplum yapısı içine; “hapsedilmiş”, ”sınırlandırılmış”, “sığıntılaştırılmış”, “pozitivistleştirilmiş” ve “bireycileştirilmiş bir akademİZM düşüncesinin bilgi yönlendiriciliğinde İslam anlayışı, pozitivistleştirilerek, hermonotize edilerek liberal yeni topluma uyarlı hale dönüştürülmüştür. Böylece muhafazakar yapı üzerinde daha çok belirgin olan yeni bir ara toplum tipi ortaya çıkmıştır. İslami değerlere sahip ama modern pozitivist liberalizme göre yaşam tarzı ve düşünce kalıbına bağımlı kalarak oluşan bu  yeni sosyolojik grup : Gri toplum kesimidir. Ana kaynağının muhafazakâr kesimin dünyevileşmesinden, sekülerleşmesinden ve pozitivist düşünceye göre bilgi üretmesinden almaktadır.   Hal böyle olunca 1923’den sonraki esas olarak Türkiye’de; “iki düşünce”, “iki toplum”, “iki anlayış”, “iki insan tipi”, “iki yaşam anlayışı”, “iki sanayi idraki”, “iki girişimcilik tipi”, “iki kul”, “iki genç tipi”, “iki anne tipi”, “iki kadın tipi”, “iki aile tipi” vs. ortaya çıkarılmıştır. Birde buna göre gri toplum ara yapısı oluşmuştur.

Bütün bu “iki”lerden birincisi; modern Batı medeniyetinin pozitivist zihniyet değerlerine göre  akademİZM’ci bilgi ile oluşturulmuş  olan  düşünce yapısı, toplum tipi , insan vasfı, kadın tipi, aile anlayışı, genç, anne, sanayici vs. tipidir. Diğeri ise; İslam’ın Tevhidi Düşünce anlayışına göre oluşmuş kadim; düşünce, toplum, insan, kadın, aile ,genç, anne, sanayici vs. tipinden ibarettir. İşte bu ikilerden ilki olan modern Batı medeniyet değerinin pozitivİZM’ci ana kuruculuğu esas alınıp, bunu,  İslam’ın oluşturduğu unsurların üzerine hakimiyet kurarak, Türkiye’de hakim dominant bir Batı’cılaştırma inşa edilmiştir.  Bunun sonucunda içerdeki aydın yozlaşması, modern paganİZM’ci salt akılcı sosyal bilimler metodolojisi ve onun inşa ettiği bilim dalları ile modern Türkiye AkademİZM’i etkisiyle liberal değerlere bağlı bürokrasi, teknokrasi  oluşturulmuştur. Öte yandan liberal yasalar ile İslami  unsurların tamamı yani İslami öze ait yerli ve milli yapı da sınırlandırılmış, itibarsızlaştırılmış, korkutulmuş ve önemsizleştirilmeye tabi tutulmuştur. İşte Modern Türkiye’de sürekli bu ikili arasında, modern Batıcı kesimin devlet aklına yön verdiği, modernist ideoloji ve İzm’lerle  devlete ve topluma yön verdiği hakimiyet paradigması, “esas”ı  oluşturulmuştur. Böylece belirtildiği gibi muhafazakar görünümlü kesim üzerinde daha çok hakim olan “GRİ BİR TOPLUM” kesimi oluşturulmuştur. Bunlar, İslami düşünceden hareket ediyor gibi gözükseler de; modernleşme, liberal düşünce, pozitivist akılcılık, protestanlığın seküler dindarlık anlayışlarının etkisinde kalarak,  hermonotik düşüncenin materyalist kökenlerine göre oluşturulmuş “Yeni Muhafazakarlığın” yani  “Gri Muhafazakar” kesimin sosyolojisini oluşturmuşlardır.

Modern Türkiye şu günlerde ise bu gelişen “gri toplum ve yeni muhafazakar” kesimin modernite, post modernite, özgürlük, eşitlik ileri demokrasi anlayışı üzerinden yoğun bir cinsiyet savunuculuğu, kadına şiddet üzerinden özgür kadın inşa süreçlerini geliştirme, cinsiyetin önemli olmadığı cinsiyetsiz bir toplum inşası (unisex) anlayışlarının “kadına pozitif ayrımcılık” adı altında esasında “ayrımcılığı” bir  hükümet politika haline dönüştürülen süreçlere yaklaşımlarını cesurca sergilediği görülmektedir.

Türkiye’de kadim değerlere saldırıyı kendilerine bir yaşam tarzı olarak seçmiş Batıcı kesimlerin bu yönde açık çalışmalarının daima olduğu bizlere şaşırtıcı gelmemektedir. Çünkü onların bu konulardaki İslam, Türk-İslam kültürü karşıtı çalışmaları alenidir. Bunların açık tavırlarla ortaya koydukları faaliyetler bilinmektedir. Ancak burada şaşırtıcı olan ise kuzunun kurda aşık olmasıdır. Yani “Yeni muhafazakar kesim”  veya “Gri Toplum”un muhafazakar sosyolojik mensuplarının, post modernite anlayışa bağlılık üzerinden oluşturdukları kadın cinsiyetçiliğine dayalı yeni bir ayrıştırıcı sınıf inşası içine girmiş olduklarının görülmesi, kuzunun kurda aşıklığı cinsinden ilginç ve kaygı vericidir.  Buna dayalı olarak kadın cinsiyetçiliği üzerinden kaotik sosyoloji inşa etmeye yöneliminin, çok organize ve sistematik bir işleyiş sıralamasını topluma sunduğu görülür.

Dünyanın  aktif son 30 yılında, yani özellikle post modern düşünce ve politikaların özgürlükçü, cinsiyet ayrımcılığı ve yeni epistemolojik ontolojik anlayışla yeni bir cinsiyet inşa ediciliğin ortaya konup geliştirildiği süreçte; kişinin kendi cinsiyetini özgürce seçmesi, 18 yaş altı kızların kadın bağlamında değerlendirilmesi, erkeğin erkek ile evlenmesi, kadının kadın ile evlenmesi gibi Yeni(neo)-Livatacılığın, cinsiyetsiz toplum (unisex) yapısı için  yeni bir cinsiyet inşa etme küresel projesi, geleneksel cinsiyet anlayışının yok etmeyi amaçlamaktadır. Bütün bunlara da insanlık ve tevhit dini düşmanı olan “küresel üst akıl”ın, evrensel siyasi organizasyonları rehberliğinde yasal dayanaklar  ve  yasal düzenlemeler ile meşruluk  kazandırılan bir taban oluşturulmuştur.  Bu yasal düzenlemelerden ilki Birleşmiş Milletlerin toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik belgelerinden birisi olan Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi CEDAW’dır. CEDAW’a dayandırılarak İstanbul Sözleşmesi’nin temelinin atıldığı görülmektedir. Tüm bunlar sözde kadının maruz kaldığı şiddettin önüne geçme masumiyetine dayalı retorikler içermektedir. Buna göre kadına şiddet masum tezi üzerinden İstanbul sözleşmesini yaniKadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, 11 Mayıs  2011  yılında imzaya açılmış ve bunu Türkiye hemen imzalamıştır. 14 Mart 2012’de de onaylamıştır. 1 Ağustos 2014’de yürürlüğe girmiş olduğu görülür.  Böylece Avrupa’nın iki kurucu ülkesinden birisi olan Almanya’nın dahi Şubat 2018’de ancak imzaladığı bu sözleşme, görünürde masum bir iddia ile yani kadına yapılan şiddeti önleme görüntüsü ile ortaya atılmasına rağmen esasında  özgün Türkiye, Türk-İslam kültürü açısından bakıldığında onun huzur, adalet, sevgi, barış her türlü şiddete karşı çıkma, kul hakkını gasp etmeme dini olan İslam’ın ilahi kaynağına başkaldırıyı içermekte olduğu söylenebilir.

İstanbul sözleşmesi bağlamında kadına şiddet konusunu toplumsal cinsiyet anlayışı üzerinden oluşturulan bu politikaların içine Türkiye’nin çekilmekte olduğu görülür. Böylece 2011 yılında imzalayarak, post modern cinsiyetsizlik yada yeni bir cinsiyet inşa etmeye insanın  kendisinin karar vermesi yolunu açmaya yönelik ideolojisi ve stratejisini taşıyan İstanbul sözleşmesine bağımlılaştırılan  bir Türkiye ‘nin; Allah’a , Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine, Hz Peygamber Efendimiz’in ortaya koyduğu hukuka, Türk-İslam kültürüne, toplum ve aile geleneğimize, kadına, anneye yapılan en büyük açık bir saldırı olup, bu yönde yeni sapkın bir ideoloji ve kaotik bir sosyolojik bakışı  oluşturmaktadır. Bu noktada pek çok İslami kesimden İslam’i görüntülü hanım yazarlara ilaveten maalesef Sayın Cumhurbaşkanı’nın bir dönem danışmanlığını da yapmış ve sonrasında milletvekilli sürecini yürüten modern hermonotik sosyolojik değerler üzerinden köşe yazıları da yazan İslam’ın öz kültürüne yabancı, İslam’a, hermonotizm paganizminden yaklaşarak, O’nu anladığını sanan ve buna göre de toplumsal cinsiyet savunuculuğu yapan muhafazakâr görüntülü tiplere de rastlanıldığı maalesef bu dönemde üzülerek görülmektedir. Böylece muhafazakâr bazı çevrelerin toplumsal cinsiyet savunuculuğu esasında, Batılılaşmanın 21. yüzyılda hermonotik Batı muhafazakarlığı üzerinden “yeni tanzimatcı” tipleri olarak belirtilebilinir.

2012 yılında 6284 nolu yasanın onaylanması ise Türkiye’de “ kadın cinsiyeti ayrımcılığı” üzerinden “cinsiyetsizcilik tapıcılığına” yönelik “ antroposentrik bir  yeni sınıf inşasının ortaya konulmasını ifade etmektedir. Bu bağlamda post modern anlayışın cinsiyeti yeniden inşa ile insanlığı modern paganizme sürükleyen serencamının yasal destek ile yürümesi adına Türkiye’ye giydirilen kadın politikalarının ;

– 2005’den itibaren başlayan takibi,

-2011 İstanbul sözleşmesi,

– 8 Mart 2012 tarihinde kabul edilen “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 nolu yasanın CEDAW ve İstanbul Sözleşmesi temel alınarak hazırlanmış olması, esasında Türk-İslam ailesini çökertme ve özgün Türk-İslam kadınını da istismar edici bir sosyolojinin oluşturulmasının yolunu açmıştır. Maalesef bu yasanın oluşması ile ;

    -Türkiye’de muhafazakar gelenek ve siyaset içinde, cinsiyeti Allah’ın belirlediği değil de, kişisel özgürlük post modern ontolojisi üzerinden “kişisel özgürlük meselesi” olduğu kabulü ve bunun üzerinden de  LGBT’ye meşruluk zemini sağlayan hukukun oluşturulmasını bir “hak” olarak gören kitlenin varlığına,

– Yine aynı kitle içinde Türkiye’de “toplumsal cinsiyet”in özgürlüğüne kavuşması için gayret eden ve bu konuda sistemli faaliyet gösteren yerli işbirlikçilerin  var olduğunun açık bir şekilde anlaşılmakta olduğu söylenebilir.

 Zaten 1807’den bu tarafa ; “iki Türkiye”, “iki düşünce”, “iki kimlik”, “iki medeniyet” farklılaşması doğrudan açıktan Batılı isimlerin önderliği ile değil de, onların yerli işbirlikçilerinin sözcülüğünde, aktarmacı teorisyanlıklarının eşgüdümünde yönlendirildiği de bilinmektedir.

İslam dini Hucurat suresi 13. Ayette Yüce Allah C.C. ;” Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.” diyerek kul erkeğin ve kul kadının;

-kendilerinin birer “kul” olduğunu,

-Cinsiyetlerini yani erkek ya da dişi olmalarını kendilerinin seçmediğini, buna Yüce Allah C.C.’nun karar  verdiğini,

-Cinsiyet konusunun  Allah’ın C.C.’nun bir takdiri olduğunu anlamak gerektiğini,

– Bu hakikati yani bir erkek ve dişi olarak yaratılma  ayetini, toplumsal cinsiyet iddiası ile  zimnen (İlahi yaradılışa aykırı düşünmekten ve bu tasarrufu beğenmemekten, ona itiraz etmekten dolayı) inkar manasına gelen bir tavrın benimsenmiş olmasını içermektedir. Bu konuda, özellikle muhafazakâr çevrelerden toplumsal cinsiyet meselesinin tavizsiz savunucularının, post modern toplumsal cinsiyet özgürlüğü anlayışı üzerinden Hucurat suresi 13. Ayetindeki bu hükmü görmezden gelen bir fiil ortaya koymaları, söz ve fikir üretmeleri, kendilerini dinen sorumluluk altına soktuğu aşikardır. Ayrıca bu grileşen yeni muhafazakâr kesimin, kadim milli ve manevi ictimai yapının çözülmesine de hizmet ettikleri için “bozgunculuk” sıfatına yaklaşmış olduklarınıda bilmeleri gerekir. Bu noktada İslam’ın kul kadın tipinin, erkek egemen Batı toplumundaki kadın sömürüsüne karşı çıkan feminist anlayış ile de hiçbir bağı olamaz. Hele “İslam feminizmi” denen uydurma bir anlayış ile İslam’ın “Kul Kadın” hanımefendi tipinin ne ontolojik, ne kültürel, ne tarihi, ne  siyasi bir ilişkisi ve ne de bir benzerliği bulunamaz.

Sonuç olarak

  “Kulluk” varlıkta mı zordur yoksa yoklukta mı zordur” diye sorulduğunda  medeniyetimizin irfan mektebinin arif zatları “her ikisinde de zordur, fakat varlıkta sıratı müstakim üzere dengeyi korumak, nefsin, şehvetin ve şeytanın tuzaklarına düşmek daha kolay olabileceğinden bu tehlikelere karşı sürekli dengeyi muhafaza etmek daha zordur” denilmektedir. Buna göre günümüzde  grileşmiş muhafazakar çevrenin; İslam, tevhit, kulluk, dindar Türkiye, yerli ve milli Türkiye inşası savunuculuğu yaptığı görülebilir. Ayrıca bunlara ilaveten FETÖ, PKK-HDP, Nato, Avrupa, vesayet sistemi vs. gibi etkilere karşı devlet, konforizmi ve lünpenleşme içinde mücadele ediyor olarak görülse de, Müslüman Türk toplumun ayakta kalması için kültürel temel noktalar olan; İslam’ın  aile yapısını, İslam’ın “kul kadın” tipini, İslam’ın “anne” sini koruma yerine, İstanbul sözleşmesi zihniyetine dayalı “kadına şiddeti engelleme ve toplumsal cinsiyet” temalarını paylaşmaktadırlar. Böylece bu grileşmiş muhafazakar kesimin, modern Batının 1807’den buyana Türk-İslam kültürünü yıkıcı etkilerine, günümüzde  post modern  hermenotik kültürlenme ile  Türk-İslam özgün toplum yapısının çözdürülmesine katkı verdikleri  açıkça söylenebilir.  Bu grileşmiş muhafazakar kesim tıpkı ;

  • Tanzimat bürokrasisinin yeni uygulamacı zihniyetine günümüzde ki bürünmüş haline örneklik teşkil etmekte,
  • Abdullah Cevdet’in “Neslimizi ıslah etmek, kuvvetlendirmek için

           Avrupa’dan ve Amerika’dan damızlık erkek getirmek gerekir!” gibi Batıcılığa tam teslimiyet zihniyetine bürünme haline bir örneklik teşkil etmek gibi,       

     -İslami ilimler eğitimi gördüğü halde Batılılar gibi yaşayan

     “Protestan Suavi”  adı ile anılır olan Ali Suavi’nin, Türkçü-Milli görünen       Batıcılık  zihniyet  yapısına bürünen bir kimliği taşıma hali gibi,

-Bahâ Tevfik’in bilhassa materyalizm anlayışını yayabilmek amacıyla

cemiyette töre tanımazlık (immoralizm) yoluyla yerleşik inançlara, gelenek ve göreneklere karşı âdeta savaş açarak, pervasız yazılar yazarak, Batıcı materyalizm üzerinden Osmanlı Müslüman Türk kadınının toplumdaki yeri ve eşitliği, evlilik ve aile kurumuna, İslam’ın tevhide dayalı metafizik düşüncesine saldırarak, kadim devlet yapılanmasını Batıcı isteğe göre sonlandırmayı amaçlayan  faaliyetlerin benzerlerini günümüzde ortaya koymak gibi işlevsellikleri taşımakta oldukları söylenebilir. Böylece yukarıda ki örnekler bağlamında grileşmiş muhafazakar çevrenin bu hakikati anlama tecrübesizliği içinde bulundukları açıktır. Çünkü 1807’den buyana Türkiye’de İKİ Kesimden birisi olan modernist Batıcı PozitivİZM’ci yapının 200 yıldır Türkiye’de her durumda modern-pozitivist Devlet aklının yönetilmesindeki devlet içi tecrübesi çok güçlüdür ve bu hala da  devam etmektedir. Grileşmiş muhafazakar çevrenin öncelikle “sistem akılı kurarak” bu durumu anlaması gerekmektedir. Fakat özellikle 2ooo’li yıların başından itibaren devlet ile tanışan grileşmiş yerli muhafazakar kitlenin, Türkiye’de modernist devlet aklını tanıması ise esasında oldukça zordur. Bu  tanıyamama durumunu aşmak ise grileşmiş yerli muhafazakar kitle için  oldukça yorucudur. Çünkü grileşmiş muhafazakar çevre daha henüz bu 200 yıllık Batıcı liberal devlet aklına yön verme birikimine karşın, “karşı bir sistem aklı üretme yetkinliği”ne haiz değildir. Bu  tecrübeye sahip olmadığı gibi “sistem üretme bilgi  aklının inşasına yönelik ilmi metodolojik yetersizliğini” dahi fark etmemektedir. Zaten bu eksikliğinden dolayı da bir antroposentrik Batı küresel üst akıl projesi olan “Toplumsal cinsiyet” savunuculuğu içine düşürülmüştür. Böylece grileşmiş yerli muhafazakar kitlenin, sadece son 18-20 yıl gibi bir zamanda devlete, devlet destekli STK’lara yakın olmasına rağmen, medeniyetinin ilmi aklına güven duyan bir hareket içine giremediğinden dolayı, “karşı sistem bilgisini”  oluşturması mümkün olmamıştır. İmkan dahilinde olan “özgün kültüre dayalı  yeni sistem inşa edebilme sürecini bu güne kadar israf etmiştir. Ancak kendince yeni farklılaşma olarak bulduğu şey; 19 ve 20.yüzyılda etkin olan  modern-pozitivist seküler bilgi yerine  artık oda bir Batı düşünce metodolojisi olan hermonotizm bilgi yönteminden okumaları yaparak, yine Batı’ya bağlı dindarlık bilgisine göre ortaya kendisinin farklılığını koyduğu “sanı”sına kapılmıştır. Böylece hiç göremediği bir yerden 200 yılık modernist  devlet aklının yeni dönemdeki hermonotizm tuzağına düşerek (yani din, kültür konuşarak, bununla da İslam üzerinden konuştuğunu “sanarak”)  devlete, milli kültüre, maneviyata ; İslam’a yabancılaşmış, hermonotizm üzerinden İslam’ı anlama içine düşerek cinsiyetsiz (unisex) yeni bir toplumu ve bunda özgür kadının söylemini savunma noktasına getirilmiştir. Böylece son yirmi yılda pek güzel maddi kültüre yönelik işler (yol, baraj, köprüler, hastaneler….) yapılmış olmasına rağmen, “kültürel dönüşüm ve kültürel iktidar” bu sebepten dolayı gerçekleştirilememiştir. Bunun açığa çıktığı en zirve konu ise binyıldır İslam’a hizmet etmiş Müslüman Türk ailesini, Müslüman Türk kadının ve genç kızının antroposentrik küresel üst akıl aklına göre istismar edilmesi olmuştur.

21.yüzyılda Büyük Türkiye İnşası için gerekli olan İslam’ın ; “Kul Anne”, “Kul İnsan”, “Kul Kadın”, “Kul olan Genç”ine dayalı tevhidi insan kaynağının çözülmeye uğramaması için insanlık düşmanı LGBT’ye yol açan kadına şiddetin önlenmesi masum söylemine dayalı entegre sosyoloji projesinden vazgeçilmesinin gereği elzemdir.