MODERN SİSTEMDE KADIN VE CİNSİYET ANLAYIŞINA KARŞI TÜRK-İSLAM MEDENİYETİNDE KADIN VE CİNSİYETE BAKIŞ

Doç. Dr. Osman ŞİMŞEK

Dünya siyasal sistemine hâkim olarak yön vermiş hiçbir medeniyet/toplum yoktur ki kendi düşünce yöntemine göre toplum yaşantısını ve insan inşasını devam ettirmiş olmasın. Ancak bunun bir istisnasından söz edilebilir. Müslüman Türklerin devleti olan Osmanlı Devleti ve ardından da bu medeniyet anlayışının devamını sağlayan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığında bu istisnanın ortaya çıkmakta olduğu görülmektedir.

Modern sistem Batı Avrupa’da 16. Yüzyılda Protestanlığın ortaya çıkmasına bağlı olarak oluşum ve gelişim sürecini başlatmıştır. Bu gelişim süreci ancak ve ancak 19.yüzyılda olgunlaşmıştır. 18. Yüzyıl sonlarına doğru Sanayi Devrimine bağlı makinayı bulan Batı Avrupa ülkeleri(İngiltere, Fransa daha sonra Almanya),19. Yüzyılda sanayileşerek “Modern Batı Avrupa’nın pozitivizme dayalı düşünce yöntemi üzerinde “sistemi”ni kurmuştur. Hâkimiyetini ancak bu tarihten itibaren tam anlamıyla sağlayabilmiştir. Öte yandan da !9.yüzyıla kadar dünya sistemine siyasal manada yön veren ana akım/devlet ise Tevhidi Düşünce anlayışına göre devlet olan, medeniyete yön veren Osmanlı Cihan Devletidir (yani Osmanlı‘lara göre “Osmanlı İmparatorluğu” diye bir devlet yoktur. Bu ismi, sömürgeci İngilizler, kendi bakış açılarına göre üretip Osmanlı’yı böyle isimlendirmişlerdir).

İslam medeniyeti ise dünya sistemine 7. Yüzyıldan itibaren girmiş, Efendimiz(SAV)’in 23 yıllık dönemi, Halifeler önemi, Emeviler dönemi, Abbasiler dönemi, Selçuklular dönemi ve 1299’dan (13. Yüzyıldan itibaren de) 1922’ye kadar Osmanlı Devleti şeklinde devlet yapılanmalarıyla sürmüştür. Böylece ağırlıklı olarak 1807’ye kadar dünya sisteminin aktif siyaset bölgelerinde(Türkistan’dan, Macaristan’a, ve Cezayirê kadarki alanda bir üçgen oluşturan)iktisadi, siyasal, kültürel, hukuki, insani(erkek ve kadın insan unsuruna adil davranma bağlamında), eğitim ve sanayi-girişimcilik… alanlarında Tevhidi Düşünce ilmi yöntem anlayışına göre dünya sistemine yön vermiştir. Osmanlı Devleti 1807- 1922 arasında aşamalı olarak artık modern sistemini kuran pozitivist, salt akılcı paganizm içeren   modern Batı’dan Fransız la-dini sosyal düşünce sistemini, İngiltere’den liberal-kapitalist klasik iktisat sistemini bünyesine yerli işbirlikçi bürokrasi vesilesiyle yavaş yavaş aktarılmaya tabi kılınmıştır. Bu durum 1807’den 1922 ye kadar Tevhidi Düşünce anlayışından adım adım uzaklaşılan, bunun yerine modern Batı’nın salt akılcı pagan düşünce yöntemi ve onun ürettiği sosyal dünyaya bakma alanına çekilmiştir. Böylece Osmanlı bünyesine modern pozitivist düşünce, tavır, akıl anlayışının elbisesinin giydirilme işlemi görülür. Böylece Türk-İslam medeniyeti Osmanlı Devleti üzerinden Tevhidi Düşünceden modern paganizm temelli rasyonelmiş akılcılık temelinden hareket eden düşünce yapısı;  iktisada, siyasete, hukuka, devlete, insana, erkeğe, kadına, cinsiyete artık buradan bakma geleneği oluşturulmuştur. Bu ise karmaşık, ikircikli, iki yüzlü, ”gri” toplum yapısına doğru bir evrişmeyi yaşaması sürecine sokulması anlamına gelmektedir İşte bundan dolayı dünya sistemine yön veren hiçbir medeniyet ve onun devlet organı, kendi özgün düşünce yapısına karşı “a–simetrik” ya da 180 derece farklı bir çerçeveye sokulmamıştır. Bu bağlamda söz konusu durumun istisnası,19.yüzyılın başından itibaren Osmanlı Devletinde başlayan batılılaşma hareketi ve onun 20.yüzyıla yansıyan boyutunun 1. Yeni Türkiye devlet aklının ve düşünce yöntemini pozitivistleştirilmesi tercihinde gözükmektedir. Buna göre Osmanlı Devleti üzerinden Türk-İslam medeniyeti 1807’den günümüze değin kendi medeniyet değerlerinin tam zıttı bir görüş, düşünce yapısı, anlayış ve yöntemle;  devletine, toplumuna, bilgi hayatına, insanına, kültür ve düşünce hayatın, ilim hayatına, ilmi bilgi üretme yöntemine, insanına, erkeğine, kadınına, aile anlayışına bakmada özgün niteliğinden uzaklaştırılan (Tevhidi Düşünce yerine modernleşmeci salt akıldan bakan) bir yabancılaşma, yabancılaştırılma içine sokulmuş olan bir başka toplumu görmek pek mümkün değildir.

29 Ekim 1923 ile birlikte 1. Yeni Türkiye kurulmuş fakat bunun hemen öncesinde bu yeni devletin kuruluş ilkeleri, 17 Şubat 1923’de gerçekleştirilen 1. İzmir iktisat kongresinde; ekonomik, kültürel, sosyal toplum anlayışı, modernleşmeci Batı değer yapısına göre kurgulandığı görülür. Buna göre modern Batı dünyasının liberal iktisat anlayışı, onun pozitivist düşünce yöntemi, liberal-kapitalist akla göre kurgulanmış yerli girişimci yetiştirme, bu düşünce modeline göre sistemleştirilmiştir. Bu düşence modeli(salt akılcı modernleşmeci pozitivist model) günümüze değin yürürlüğünü korumaktadır.

Bir medeniyet sisteminde topluma yön veren ana düşünce yapısı, bilgi inşa etme sistemi, bilim ve bilim adamı yetiştirme rehberi, kurum ve kavramların oluşmasına yön veren ana bakış açısını belirtir.  Buna göre de tüm topluma, insana, kurumlara yön veren bir konumdadır.

Modern Batı’da bilgi üretme yöntemi açısından iki ana bilgi kaynağı bulunur. Bunlardan ilki salt akla dayalı,  sadece gördüğünü kabul eden görmedğini yok kabul ederek bilgi üreten sistem olan aklı paganlaştıcı pozitivist bilgi yöntemidir. İkincisi ise Hıristiyanlık değer, kültür, inanç anlayışını da salt aklın eşliğinde ele alan, rasyonelleştirilmiş Hıristiyanlık olan hermonotizmdir. Modern Batı’da tüm bilimsel bilgi, bu iki ayrı gözüken kaynaktan çıkar. Laik, sekülerler olan liberal kapitalistler ile kollektivist ekonomik modeli benimseyen Marksistlerde, pozitivist bilgi yöntemine göre bilgi üretir, kavramları bu şekilde ele alırlar. Hermonotikler ise hıristiyan kültür, inanç değeri üzerinden muhafazakar tarzda bilgi üretirler.

İslam medeniyeti ise Tevhidi Düşünce bilgi sistemine göre bilgi ve kavram üretirken, 19. Yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti, 1922 ‘ye değin Tevhidi Düşünce anlayışından gide gide uzaklaştırılarak, bu ana yapının içine; pozitivist Fransız sosyal düşünce yapısı ve İngiliz liberal kapitalist düşünce yapısını içerdeki batıcı aydın –bürokrat vasıtasıyla yerleştirdiği görülür. Bu sistematik faaliyetin sonunda oluşan gri(ikircikli) alana, 1. Yeni Türkiye pozitivist devlet ve toplum algısıyla modernist bir çerçeve oturtulmuştur. Bu durumun etkisi bağlamında genel hatlarıyla Türkiye’de üç ana grup yapısının varlığından söz edilebilir;

Bunlardan ilki Tevhidi Düşünce özgünlüğüne sahip bilgi inşa eden kesimdir. Bu grubun Türkiye’de doğrudan temsilci neredeyse sıfır mertebesindendir. Bu grubun aktif bilgi taşıcı kesimi bulunmadığından, bu kesimin bilgi birikimi, muhtevası özellikle 1. Yeni Türkiye sürecinden itibaren sadece kütüphanelerde bilgi düzeyinde bulunur konumdadır.

İkinci kesim ise pozitivistlerdir. Kendisini modernleşmeye ait ve ona yakın gören bu kesim, Türkiye’de pozitivist bakış açısına sahip olan kesimdir. Bu kesim Batı’cı bir anlayışa, O’nun bakış açısına ve oluşturduğu  literatüre göre bilgi üretmeyi kendi merkezine almıştır.  Kadın, cinsiyet, aile, siyaset, din, toplum, gençlik vs gibi tüm konulara pozitivist cepheden bakarak Türkiye’de çağdaşlık, modernlik adına taklitçi akıma göre bilgi üretmeyi bilimsellik sanan bir grubu oluşturmuşlardır.

Üçüncü grup ise Türkiye’de geleneksel değerlere sahip olduğunu düşünen kesimdir. Bu kesimde kendisini Tevhidi Düşünce geleneğine ait kabul etmekle birlikte, Tanzimat ve sonrası süreçlerde Tevhidi Düşünce’nin unutturularak, bunun yerine Batı’merkezli düşünmenin yerleştirilmesi bağlamında kendi gelenekçiliğini, Batı’nın Hristiyan rasyonalizmi olan hermenotizmin; aklı, yöntemi ve bakış açısına göre bilgi üreten kesimdir. Bu kesim de başta Hegel, Heiddeger,Weber, Dilthey,Gadamer vs nin Batı muhafazakar bilgi yöntem ve kavramları ile kendi Türk-İslam gelenekselci bilgi anlayışını üreten bir konuma sokmuştur. Bu kesimde Batı’cı düşünce ve bilgi üretme yöntemine  sahip olup fakat kendisini Türk-İslam medeniyeti bağlısı, O’nun yerli ve milli kültürünü ilmi olarak taşıdığını sanan bilimizm(salt akılcı merkez alan, vahyi bilgi oluşturmada kabul etmeyen, Allah’ın “Alim” esmasını görmeyen ama bireysel bazda Allah’ın herşeyi bildiğine de  inanan Türk hermonotisti) sevdalısı bir gruptur.  Böylece kendisini muhafazakar, gelenekci sayan Tevhidi Düşünceye yakın olduğu sanısın taşıyan bu kesim, esasında modern Batı hıristiyan muhafazkarlığı üzerinden Türk muhafazakarlığı düşüncesinde “oluşturulan” ikircikli(gri) alanın içine düşmüş olan kesimdir. Bu kesim bir taraftan  sözde pozitivist materyalistlere karşı bilgi üretiyorum derken,  öte yandan da yine aynı bilgi sistemi içinden(rasyonel Hrıstiyanlık anlayışı ekseninde kalarak);  kadın, cinsiyet, aile, gençlik din, eğitim, siyaset, devlet ..vs gibi konulara, esasında Batı’cı çerçeveden ele aldıkları görülmektedir. Bu noktada örneğin modernist pozitivist akım kadını, sömürülen, cinsiyet eşitsizliğine tabi tutulan, erkek hegemonyası altında istismar edilen bir konum oturturken, kendisini Türk-İslam medeniyetine ait kabul eden fakat hermonotik bilgi üzerinden beslenen Türk muhafazakar kesim de kadın konusuna aynı yaklaşım gösterdiği görülür.  Bu kesimde de kadına özgürlük, kadın cinsiyet eşitsizliği, özgür çağdaş kadın, kadına şiddet deyimlerini kullanarak pozitivistlerle, feministlerle bir çerçeve içine girmiş olmaktadır. Oysa Tevhidi Düşünce geleneğinde kadın, erkek egemen bir yapıdaki köle ya da sömürülen kadın değildir. Türk-İslam medeniyetine göre kadında erkek gibi bir insandır. Erkek gibi “kul”dur. Miras hakkı, ilim hakkı, kendi mülkiyetini koruma hakkı( onu isterse eşi ile paylaşmama hakkı)  bulunmaktadır.
İslam insan olduğu için  kadına eşrefi mahlukat, yani yaratılmışların en şereflisi gözü ile bakar. Yani erkek gibi “insan” olma vasfıyla yaklaşır. Bu manada bir Peygamber eşi olan Hz Hatice validemiz, Mekke’nin en zengin girişimcilerindendir. Peygamber eşi olarak içtimai hayatın içinde ticaret ile meşgul de olan bir hanım efendidir. Tevhidi Düşünce ahlakı içinde dünya ile iç içe olan bir insandır. Hz Aişe validemiz ise Medine’de, en üst yedi bilginden birisi olarak, “alime”  bir hanım vasfı ile içtimai hayatın içinde topluma bilgi yoluyla yön veren bir kimsedir.  13. Yüzyılda Anadolu’sunda Bacıya-ı Rum hareketi Müslüman Türklerde beliren sistematik ve kurumsal ölçekli dünyadaki ilk düzenli kadın hareketidir. Toplum hayatının içinde Tevhidi Düşünce aklı ile topluma düzen veren bir görev hali içerisindedir. Türk-İslam medeniyetinin kadın kimliğini, pozitivist ve seküler Batı’cı bilgi ve onun taraftarlarının bilmemesi, yok farzetmesi tek taraflı okuma yapmalarından dolayı belki anlaşılabilir.  Ancak kendisini Türk -İslam medeniyeti anlayışına mensup görüp de pozitivist kadın yaklaşımı içinde olup, Türkiye’de “kadın”, “kadın cinsiyet kimliği”, “kadına şiddet” gibi modern Batı’nın kavramlarıı ile Türkiye’deki kadın unsurunu ele almak, hatalıdır. Modern Batı’nın bu kadın yaklaşımı, Türkiye’de ; “anne”, “annelik” üzerinden kadını istismar eden bir tavırı içermektedir. Bu modern pozitivist söylemi savunmak yada ona eşlik etmekle ile modern Batı’nın böylesi bir literatür oluşturma çalışmalarına payanda olma anlamına gelmektedir. Esasında söz konusu böylesi bir durum, bilimsellik iddiasındaki aşağılık kompleksiyle hermenotik hamakati temsil etme anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak bu kaos oluşturucu kadın istismarına dayalı yaklaşımdan özellikle kendisini Türk İslam gelenekçi kesiminden sayan hermonotik Türk muhafazar akademik çevre başta olmak üzere bu kadın yaklaşımı çerçevesine girmiş tüm  mensuplarının,  bu durumdan behemehâl çıkmaları elzemdir. Çünkü İslam medeniyetinin kadına bakışı ile modern Batı’nın hem pozitivistlerinin hem de hermonotik bilgi üreten kesimlerin kadına bakışları arasında derin yapısal farklılıklar bulunmaktadır. Öncelikle bu farkın gözden kaçırılmaması, bu farklılığın yok farzedilmemesi gerekmektedir.